<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
<title>Tıp Fakültesi</title>
<link href="http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/41" rel="alternate"/>
<subtitle/>
<id>http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/41</id>
<updated>2026-04-10T14:36:30Z</updated>
<dc:date>2026-04-10T14:36:30Z</dc:date>
<entry>
<title>Sarkoidoz tanılı hastalarda serum kitotriozidaz enzim düzeylerinin hastalık aktivitesi ve klinik seyir ile ilişkisi</title>
<link href="http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18945" rel="alternate"/>
<author>
<name>Şahinoğlu Ece</name>
</author>
<id>http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18945</id>
<updated>2023-05-19T10:47:59Z</updated>
<published>2021-01-01T00:00:00Z</published>
<summary type="text">Sarkoidoz tanılı hastalarda serum kitotriozidaz enzim düzeylerinin hastalık aktivitesi ve klinik seyir ile ilişkisi
Şahinoğlu Ece
Giriş-amaç: Sarkoidoz etyolojisi bilinmeyen bütün sistemleri etkileyebilen kronik
granülomatöz bir hastalıktır. En sık akciğerleri ve intratorasik lenf nodlarını etkilemektedir.
Her iki cinsiyette ve her yaşta görülebilmekle birlikte 25-60 yaş arasında ve kadınlarda
daha sık görülür. Tanı için klinik ve radyolojik bulguların uyumlu olmasının yanısıra
histopatolojik olarak nonkazeifiye granülom varlığı ve granülomun diğer nedenlerinin
dışlanması gereklidir. Klinik seyir değişkendir. Hastalığın klinik davranışı ve mortalitesini
öngörebilecek kantitatif modeller halen mevcut değildir. Biz çalışmamızda serum CHIT
enzim düzeyinin hastalık aktivitesi ve klinik seyri ile ilişkisini araştırdık.
Gereç-yöntem: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği’ne
Ağustos 2020-Nisan 2021 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden 126
sarkoidoz hastası çalışmamıza dahil edildi. Hastalar tedavi naif 57 hasta, daha önce en az
bir kez tedavi alan 60 hasta ve ilk kez tedavi başlanan 9 hasta olmak üzere 3 gruba ayrıldı.
Hastalarının demografik verileri, sigara içme durumu, mesleki maruziyeti, komorbiditeleri,
solunum fonksiyon test sonuçları, semptomları, radyolojik bulguları, akciğer dışı tutulum
varlığı, laboratuvar bulguları (serum kalsiyum, albümin, CHIT enzim düzeyi, serum ACE,
24 saatlik idrar kalsiyumu), tüberkülin deri testi, tedavi gören grupta kemik mineral
dansitometrisi, tanı yöntemleri, 6 dakika yürüme testi ve mMRC dispne skalası skoru
kaydedildi. Hastalardan alınan venöz kanda serum kitotriozidaz enzim düzeyi ELISA
yöntemiyle çalışıldı.
Bulgular: Tedavi naif hasta grubunun yaş ortalaması 44,16±10,923, ilk kez tedavi alan
hasta grubunun yaş ortalaması 49±9,618, en az bir kez tedavi almış hasta grubunun yaş
ortalaması 47,67±11,645 ve sağlıklı kontrol grubunun yaş ortalaması 36,65±10,476 olarak
bulundu. Üç hasta grubunda ve sağlıklı kontrol grubunda kadın cinsiyet baskındı.
Sarkoidoz tanılı hastaların serum CHIT enzim düzeylerinin medyan değeri 9,8839 ng/mL
olarak bulunurken kontrol grubununkiyse 5,1944 ng/mL olarak saptandı ve serum CHIT
düzeyi sarkoidozlularda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.000). Her üç gruptaki
sarkoidoz hastalarının serum ACE, serum kalsiyum ve albümin değeri, 24 saatlik idrar
73
kalsiyum değeri, BAL parametreleri Kruskal Wallis testi ile karşılaştırıldı. Gruplar
arasında bu parametreler bakımından anlamlı bir farklılık görülmedi.
Serum CHIT değerlerinin sarkoidoz tanısı için duyarlılık ve özgüllüğü değerlendirildi ve
ROC analizi yapıldı. Eğri altında kalan alan hesaplandı. Sarkoidoz tanısı koyabilmek için
%95 güven aralığında cut off değeri 6.733 olup duyarlılığı %86,51 ve özgüllüğü %93,02
olarak bulundu.
Sonuç: Serum CHITenzimi sarkoidoz için oldukça duyarlı ve özgüldür. Çoğu çalışmada
hastalık prognozu ve hastalık aktivite belirteçleri (sACE, idrar kalsiyum) ile korele olduğu
görülmüştür. Bazı çalışmalarda tedavi ile CHIT değerinin düştüğü gözlenmişken kronik
sarkoidozlu hastalarda tedaviye rağmen yüksek olduğu saptanmış. Bizim çalışmamızda
serum CHIT değeri ile sACE, idrar kalsiyumu ve hastalık evresi arasında literatürün aksine
bir korelasyon bulamadık. Hasta sayımızın az olması, evre 2 hastaların yoğun olması bu
duruma neden olmuş olabilir. Literatürle uyumlu olarak bu enzimin sarkoidozlu hastalarda
sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğunu ve sarkoidoz için duyarlılık ve
özgüllüğünün son derece yüksek olduğunu bulduk.; Introduction-aim: Sarcoidosis is a multisystemic, chronic granulomatous disease of
unknown etiology. The most commonly affected organs are lungs and intrathoracic lymph
nodes. Though sarcoidosis may be detected in both gender and at any ages, it is most
common at 25-60 ages and in females. The diagnosis of sarcoidosis requires a compatible
clinical presentation supported by radiological findings and histopathological evidence of
non-caseating granuloma. Other causes of granuloma should be ruled out, as well. The
clinical course of the disease is variable. The quantitative models predicting the clinical
behaviour and the mortality of the disesase is still absent. We aimed to find out the
relationship of serum chitotriosidase (CHIT) enzyme levels with the disease activity and
clinical course in patient with sarcoidosis.
Materials-methods: 126 patients with sarcoidosis who admitted to Kocaeli University
Faculty of Medicine Pulmonary Disease Outpatient Clinic in August 2021-April 2021 and
accepted to participate in our study were included in our study. The patients were divided
into 3 groups: 57 patients with treatment naïve, 60 patients having received treatment at
least once, 9 patients with first time treatment. The demographic datas, smoking status,
occupational exposure, comorbidities, pulmonary function test results, symptoms,
radiological findings of the patients were enrolled. The presence of the extrapulmonary
involvement, laboratory parameters (serum calcium, albumin, CHIT enzyme level, serum
angiotensin converting enzyme, 24 h urine calcium), tuberculin skin test results, bone
mineral dancitometer results in patients having received treatment, 6 minutes walking test
results and mMRC dyspnea scores were also enrolled. The CHIT enzyme levels of venous
blood obtained from the patients were evaluated by ELISA procedure.
Results: The mean age of the treatment-naive patient group was 44.16±10.923, the mean
age of the first time treatment group is 49±9,618, the mean age of the having received
treatment at least once patient group was 47,67±11,645 and the mean age of the healthy
control group was 36,65±10,476. Female gender was predominant in the three patient
groups and the healthy control group. The median serum CHIT enzyme levels of the
patients with sarcoidosis were found to be 9.8839 ng/mL, while that of the control group
was 5,1944 ng/mL and the serum CHIT level was found to be significantly higher in
patients with sarcoidosis (p=0.000). Serum ACE, calcium and albümin values, 24-hour
urinary calcium value, BAL parameters of sarcoidosis patients in all three groups were
compared with the Kruskal Wallis test. There was no significant difference between the
groups in terms of these parameters. Sensitivity and specificity of serum CHIT values fort
75
he diagnosis of sarcoidosis were evaluated and ROC analysis was performed. The area
under the curve was calculated. In order to diagnose sarcoidosis, the cut off value was
6.733 at the 95% confidence interval, the sensitivity was 86,51% and the specificity was
93.02%.
Conclusion: Serum CHIT enzyme is highly sensitive end specific for sarcoidosis. Most
studies show that serum CHIT enzyme levels correlate with the prognosis of the disease
and disease activity markers (sACE, urinary calcium). In some studies, it is observed that
the CHIT value decreased with treatment, while it is found to be high in patients with
chronic sarcoidosis despite treatment. Contrary to the literature, in our study no the
correlation with serum CHIT and sACE, urinary calcium and the stage of the disease was
present. The reason of that may be attributable to low number of the patients and
predominance of the stage 2 disease. Compatible with the literature, we found that serum
CHIT levels are significantly higher in sarcoidosis patients than the healthy control group
and the sensitivity and the specificity is extremely high.
</summary>
<dc:date>2021-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</entry>
<entry>
<title>İşlem sırasında elektrokardiyografi kılavuzluğunda sol ventrikül leadi için uygun koroner sinüs yan dal seçiminin kardiyak resenkronizasyon tedavisine yanıta etkisinin araştırılması</title>
<link href="http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18947" rel="alternate"/>
<author>
<name>Şipal, Abdulcebbar</name>
</author>
<id>http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18947</id>
<updated>2023-05-19T10:47:59Z</updated>
<published>2016-01-01T00:00:00Z</published>
<summary type="text">İşlem sırasında elektrokardiyografi kılavuzluğunda sol ventrikül leadi için uygun koroner sinüs yan dal seçiminin kardiyak resenkronizasyon tedavisine yanıta etkisinin araştırılması
Şipal, Abdulcebbar
Amaç: Kardiyak resenkronizasyon tedavisinin kalp yetersizliği hastalarında klinik 
iyileşme sağladığı, sol ventrikül sistolik fonksiyonunu düzelttiği ve sol ventrikül tersine 
yeniden şekillenme ile hastalığın ilerlemesini önlediği veya yavaşlattığı saptanmıştır. Fakat 
kardiyak resenkronizasyon tedavisinin umut verici etkilerine rağmen hastaların yaklaşık 
%30’u bu tedaviden klinik olarak fayda görmemektedir. Bunun önemli nedenlerinden biri 
sol ventrikül lead implantasyonu için uygun sol ventrikül segmentinin seçilememesidir. 
Çalışmamızda sol ventrikül leadinin implante edileceği yan dalın, işlem sırasında on iki 
derivasyonlu yüzeyel elektrokardiyografide QRS süresi göz önüne alınarak seçilmesinin 
klinik ve ekokardiyografik yararını araştırmayı amaçladık.
Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Kasım 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında Kocaeli 
Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, aritmi polikliniğine başvuran ve güncel kılavuzlara 
uygun olarak KRT-D uygulanması kararı alınan, 42'si erkek (%52.5), 38'i kadın (%47.5) 
toplam 80 kalp yetersizliği hastası dahil edilmiştir. Koroner sinüs yan dal seçimi, KRT-D 
implantasyonu işlemi sırasında koroner sinüs yan dallarına sırasıyla sol leadin bırakılması 
sonrası çekilen yüzeyel elektrokardiyografideki QRS süresi göz önüne alınarak, en kısa 
QRS süresi saptanan yan dalda bırakılmasına göre yapılan hastalar ve standart KRT-D
implantasyonu yapılan hastalar olarak iki guba ayrıldı. Hastaların implantasyon öncesi ve 
implantasyon sonrası 6. ayda transtorasik ekokardiyografik ölçümleri alındı, 
elektrokardiyografileri çekildi, rutin fizik muayeneleri yapıldı ve fonksiyonel kapasiteleri 
değerlendirildi. Kardiyak resenkronizasyon tedavisine yanıt; NYHA fonksiyonel sınıfta ≥1 
iyileşme ve sol ventrikül sistol sonu volümünde &gt;%15 azalma olarak kabul edildi. 
Bulgular: Çalışmaya alınan iki gruptaki 80 hastanın 62' sinde (%77,5) resenkronizasyon 
tedavisine klinik (NYHA fonksiyonel sınıfında ≥1 iyileşme) ve ekokardiyografik yanıt (sol 
ventrikül sistol sonu volümünde &gt;%15 azalma) alındı. Birinci grupta 34 (%85) ve ikinci 
grupta ise 28 (%70) hastada resenkronizasyon tedavisine cevap alındı. İki grubun işlem 
79
sonrası 6. aydaki ortalama QRS süreleri karşılaştırıldığında, işlem sırasında çekilen 
yüzeyel elektrokardiyografideki QRS süresi dikkate alınarak sol laed için koroner sinüs 
yan dal seçimi yapılan çalışma grubunda, istatistiksel olarak anlamlı derecede QRS 
süresinde kısalma gözlendi (p&lt;0,001). Birinci grubun işlem öncesi ortalama QRS süresi 
158.85±13.93 msn. iken, işlem sonrası 6. ayda ortalama QRS süresi 139.45±10.25 msn. 
olarak saptandı. İki grubun işlem sonrası altıncı ay trantorasik ekokardiyografi bulguları 
karşılaştırıldığında çalışma grubunda sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı olarak 
daha fazla düzelme vardı (sırasıyla %33.70±10.6 ve %26.35±7.47, p=0,005 ). İki grubun 
işlem sonrası altıncı ayda sol ventrikül sistol sonu volüm ortalaması karşılaştırıldığında 
çalışma grubunda anlamlı olarak daha fazla azalma vardı (sırasıyla 132 (67-168) ml ve
142.5 (127-194) ml, p=0,018 ). İki grubun işlem sonrası altıncı aydaki sol atriyal volüm 
indeksi karşılaştırıldığında, çalışma grubunda anlamlı olarak daha fazla azalma vardı 
(sırasıyla 39.75±12 ml/m² ve 53.5±19.4 ml/m², p=0,001 ). Sol lead implantasyonu için 
güncel kılavuzların önerdiği yan dalların, intraoperatif on iki derivasyonlu yüzeyel 
elektrokardiyografide QRS süresi göz önüne alınarak seçilmesinin, standart KRT-D
implantasyonuna kıyasla daha iyi klinik ve ekokardiyografik yanıtla ilişkili bulundu.
Sonuç: Çalışmamızda standart sol ventrikül lead implantasyonu ile karşılaştırıldığında, 
intraoperatif elektrokardiyografi kılavuzluğunda koroner sinüs yan dal seçimi yapılması 
ile, işlem sonrası 6. ayda hastalarda klinik ve ekokardiyografik olarak istatistiksel açıdan 
anlamlı iyileşme sağlandı; Background: Cardiac resynchronization therapy provides clinical improvement, improves 
left ventricular systolic function and slows or prevent the progression of the disease due to 
reverse remodelling in heart failure patients. Despite the promising effects of cardiac
resynchronization therapy, approximately 30% of patients do not benefit from this therapy 
clinically. Failure to select optimal left ventricle segment for lead implantation is one of 
the most important causes of unresponsiveness. In our study, we aimed to investigate the 
clinical and echocardiographic benefits of left ventricular lead implantation guided by 
intraoperative 12-lead surface electrocardiography.
Methods: We included 80 [42 male (52.5%)] heart failure patients who successfully 
underwent CRT-D device implantation according to current guidelines, from November 
2014 to September 2015. Patients were divided into two groups. In group 1, left ventricular 
lead placement was implanted within coronary sinus side branches using 12-lead 
electrocardiography and left ventricular pacing lead was implanted in areas with the 
shortest QRS duration. In group 2, patients underwent standard CRT-D procedure. 
Electrocardiography, echocardiography and functional status were evaluated and physical 
examination was performed before and 6 months after CRT implantation. Response to 
CRT-D was defined as a reduction of left ventricular end-systolic volume of &gt;15 % and an 
improvement in NYHA class by ≥1.
Results: 62 (77.5%) patients showed clinical (improvement in NYHA class by ≥1) and 
echocardiographic (reduction of LV end-systolic volume of ≥15 %) response to CRT. 
After six months of CRT, 34 (85%) and 28 patients (70%) were responders in group 1 and 
2, respectively. When mean QRS duration of two groups were compared at 6 months after 
the procedure, shortening of the QRS duration was statistically significant in the study 
group than in the control group (p&lt;0,001). Mean QRS duration was 158.85±13.93 ms 
before the implantation and was 139.45±10.25 ms after the procedure at 6 months in group 
1. Comparison of transthoracic echocardiography findings showed that there was a 
81
significantly greater improvement in left ventricular ejection fraction in group 1 (33.70%± 
10.6 and 26.35% ± 7.47 respectively, p = 0.005). In addition, study group had a 
significantly greater reduction in mean left ventricular end-systolic volume at 6 months 
compared to control group [132 (67-168) mL and 142.5 (127-194) mL respectively, p = 
0.018]. When we analyzed the postprocedural left atrial volume index at 6 months, we 
have detected a significantly greater reduction in the study group (39.75±12 ml/m² and 
53.5 ± 19.4 mL/m² respectively, p = 0.001). Selection of the coronary sinus side branches 
proposed by the current guidelines for left venticular lead implantation according to the 
surface 12-lead electrocardiography during the procedure was associated with better 
clinical and echocardiographic responses compared to standard CRT-D implantation 
procedure. 
Conclusion: In our study, when compared with standard LV lead implantation, selection 
of coronary sinus side branches using intraoperative electrocardiography guidance, 
provided statistically significant improvement in terms of clinical and echocardiographic 
variables at 6 months after the procedure.
</summary>
<dc:date>2016-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</entry>
<entry>
<title>Kocaeli üniversitesine kostik madde içme nedeniyle başvuran hastaların değerlendirilmesi: retrospektif çalışma</title>
<link href="http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18946" rel="alternate"/>
<author>
<name>Şenel, Ufuk</name>
</author>
<id>http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18946</id>
<updated>2023-05-19T10:47:59Z</updated>
<published>2006-01-01T00:00:00Z</published>
<summary type="text">Kocaeli üniversitesine kostik madde içme nedeniyle başvuran hastaların değerlendirilmesi: retrospektif çalışma
Şenel, Ufuk
Çocukluk döneminde sık rastlanılan kostik madde içilmesi, önlenebilir bir travma olmasına rağmen, araştırmamızda görüldüğü gibi son yıllarda artış eğilimindedir. Antibiyotik ve steroid tedavisi gibi kullanılan medikal tedavilerin dışında, deneysel olarak yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Ancak kullanılan tedaviler dahil, etkin bir tedavi yöntemi halen bulunamamıştır.
Olgularımızın geriye yönelik incelenmesinde, daha çok özofagus yanığına neden olan maddeler ve bu maddelerin yaptığı hasarlarla ilgilenilmiştir. Özofagus hasarı sonrası tıbbi, ekonomik ve sosyal yönden çok ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Kazalar daha çok evde, ailelerin kostik maddeleri uygun olmayan koşullarda saklamaları sonucu gerçekleşmektedir. Hasarının oluşmasını önlemenin, oluşmuş hasarı tedavi etmekten daha kolay ve daha ekonomik olduğu bilinmektedir. Ciddi önlemler alındığında, kazaların azalacağı düşünülmektedir.
Özofagus hasarı, daha çok kimyasal temizlik maddeleri içildikten sonra oluşmaktadır. Yağ çöz diğer maddelere göre daha sık kullanılmakta ve diğer maddelere göre ciddi özofagus hasarı yapmaktadır. Özellikle markasız ürünlerin markalı ürünlere göre daha fazla özofagus hasarı ve özofagus darlığı oluşturmaktadır .
Özofagus darlığı oluştuktan sonra yapılan tedavilerin başında, dilatasyon gelmekle beraber, son yıllarda değişik tedavi yöntemleri denenmektedir. Gelişmelere rağmen hastalar, özofagus darlığı sonrası tedavilerinde önemli sorunlarla karşılaşılmaktadır.
Çocuklarda ortaya çıkan kostik özofagus yanıklarına ait, klinik ve deneysel birçok araştırma olmasına rağmen, tedaviyle ilgili görüş birliği oluşmamıştır. Bu çalışmaların yanında, koruyucu hekimlik uygulamaları da önem kazanmaktadır. Kostik özofagus yanıkları, çocukluk çağının ciddi toplumsal ve halk sağlığı sorunu olarak güncelliğini
54
korumaktadır. Ülkemizde yasal düzenlemelerin yetersiz olması, varolan yasaların yeterince uygulanmaması ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Konu ile ilgili üretici firmaların, sivil toplum örgütlerinin, resmi eğitim kurumlarının göstereceği gayretin sorunun çözümünde belirleyici bir etken olacağına inanmaktayız.; Although caustic ingestion, a highly prevalent cause of injury in childhood, is an avoidable trauma, there has been an incline in the prevalence in recent years as notified in our study. Beside the medical treatments like antibiotics and steroids, there are numerous experimental studies concerning this entity. On the other hand, inluding the already used treatments, there hasn’t been an effective method of treatment found yet.
In the retrospective evaluation of our cases, mostly caustic materials and the injuries caused by these materials were investigated. The accidents frequently took place in the houses due to the inappropriate storage conditions of these materials. It is believed that the accidents will decrease if serious precautions are taken. Following the esophageal injury, very serious medical, economic and social problems arise. It is known that avoiding the injury is much more easier and economical than treatment.
Esophageal injury usually occurs following the ingestion of chemical desinfectants. They are much more frequently used and cause more serious esophageal damage than that of solvents. Especially no name products cause more esophageal injury and stricture than the products.
For the treatment of esophageal stricture, serious esophageal dilatation is the initial treatment modality, however different methods have been taken place for more serious injuries. Despite the new improvements, the patients face with important problems after the treatments of their esophageal strictures.
As a conclusion; although there are many clinical and experimental studies for caustic esophageal injuries, there is stil no consensus for of the treatment method. In addition to these studies, preventive medicine has gained importance. Caustic esophageal injuries keep its currency as a serious social and public health problem of childhood. Inefficient
55
legitimacy and insufficient practices of law in our country constitiudes a major problem. We believe that the efforts shown off by the producer companies, civilian community organizations and official education institutions will play distinctive role in the solution of the matter.
</summary>
<dc:date>2006-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</entry>
<entry>
<title>Aile hekimliği asistanlarının yaşlılara karşı tutumları ve etkileyen faktörler</title>
<link href="http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18942" rel="alternate"/>
<author>
<name>Öztaş Şükür, Nur Ece</name>
</author>
<id>http://dspace.kocaeli.edu.tr:8080/xmlui/handle/11493/18942</id>
<updated>2023-05-19T10:47:58Z</updated>
<published>2021-01-01T00:00:00Z</published>
<summary type="text">Aile hekimliği asistanlarının yaşlılara karşı tutumları ve etkileyen faktörler
Öztaş Şükür, Nur Ece
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; Türkiye’de tam zamanlı aile hekimliği asistanlığı yapmakta
olan hekimlerin yaşlılara yönelik tutumlarını araştırmak ve bu tutumlar ile ilişkili faktörleri
tanımlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tasarım tipi kesitsel olan araştırmanın evreni, çalışmanın yapıldığı
Aralık 2020 tarihinde Türkiye’de tam zamanlı uzmanlık eğitimi almakta olan aile hekimliği
asistanlarından oluşmaktadır. 387 kişi araştırmaya dahil edilmiştir. Online anket yöntemi
kullanılan araştırmanın veri toplama formunda UCLA Yaşlı Tutum Değerlendirme Anketi,
sosyodemografik bilgiler, hekimlik ve asistanlığa dair bilgiler, tıp fakültesinde ve uzmanlık
sırasındaki geriatri eğitimine, yaşlı aile bireylerine ve yaşlı sağlığı ile ilgilenme durumuyla
ilgili sorular yer almıştır. Çalışma onamı anket metninin önünde yer alan yazılı onam ile
alındı. İstatistiksel değerlendirme IBM SPSS 20.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) paket
programı ile yapıldı. İki yönlü hipotezlerin testinde p&lt;0,05 istatistiksel önemlilik için yeterli
kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmamıza %72’si (n=278) kadın, %27,5’i (n=106) erkek, cinsiyetini
belirtmek istemeyen %0,5 (n=2) olmak üzere toplam 386 tam zamanlı aile hekimliği asistanı
katılmıştır. Katılımcıların %69,7’si (n=269) 20-29 yaş aralığında, %30,3’ü (n=117) 30 yaş ve
üzerindeydi. Asistanların %68,9’u (n=266) üniversite hastanesinde, %31,1’i (n=120) eğitim ve
araştırma hastanesinde çalışmaktadır. Toplam çalışma süresi ortalama 4,15±2,86 yıl,
asistanlıkta geçen ortalama süre 22,6±11,2 aydır. Ortalama UCLA‑GAS skoru 42,88 ± 6,20
(min 25, maks 62) saptanmıştır. Asistanlık sırasında uzmanlık eğitim programı içerisinde
bölüm tarafından yapılandırılmış bir yaşlı sağlığı eğitimi almadığını belirten kişiler, eğitim
alan kişilere göre daha yüksek UCLA toplam puanı almış olup bu fark istatistiksel olarak
anlamlı bulunmuştur (p=0,007).
SONUÇ: Tam zamanlı aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinde yaşlılara karşı nötral-hafif
olumlu tutum saptanmıştır. UCLA-GA toplam puanını etkileyen tek değişken uzmanlık
eğitimi sırasındaki yapılandırılmış bir yaşlı sağlığı eğitim programı olup olmamasıdır.
Yaşlılara karşı tutumları etkileyen faktörler oldukça karmaşık ve çok boyutlu olup, ileri
araştırmaların yapılması gereklidir.; AIM: The aim of this study; to investigate the attitudes of physicians who are full-time family
medicine residents in Turkey towards the elderly and to define the factors associated with
these attitudes.
MATERIALS AND METHODS: The universe of the research, whose design type is crosssectional-
analytical, consists of family medicine residents who were receiving full-time
residency training in Turkey as of December 2020, when the study was conducted. 387 people
were included in the study. The data collection form of the study, in which the online
questionnaire method was used, included the University of California at Los Angeles
Geriatrics Attitudes Scale (UCLA-GAS) sociodemographic information, information about
geriatric education in medical school and during residency, questions about elderly family
members, and questions about dealing with the health of the elderly. Study consent was
obtained with the written consent given in front of the text of the questionnaire. Statistical
Package for the Social Sciences 20 package program was used to evaluate the data obtained
from the study. In the testing of two-sided hypothesis, p&lt;0,05 was considered sufficient for
statistical significance.
RESULTS: A total of 386 full-time family medicine residents, 72% (n=278) female, 27.5%
(n=106) male, and 0.5% (n=2) who did not want to state their gender, participated in our
study. 69.7% (n=269) of the participants were between the ages of 20-29, and 30.3% (n=117)
were aged 30 and over. 68.9% (n=266) of the residents work in a university hospital and
31.1% (n=120) in a training and research hospital. The mean total working time was
4.15±2.86 years, and the mean time spent in residency was 22.6±11.2 months. The mean
UCLA‑GAS score was 42.88 ± 6.20 (min 25, max 62). People who stated that they did not
receive an elderly health education structured by the department within the residency training
program during their residency received a higher UCLA total score than those who received
the training, and this difference was found to be statistically significant (p=0.007).
CONCLUSION: Neutral-mild positive attitudes towards the elderly were determined among
full-time family medicine residents. The only variable that affects the UCLA-GA total score is
whether there is a structured elderly health education program during residency training. The
7
factors affecting attitudes towards the elderly are quite complex and multidimensional, and
further research is required.
</summary>
<dc:date>2021-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</entry>
</feed>
